Kapitalizm’in Doğuşu [5] Sanayi Kapitalizmi

Ortaya Çıkışından XX. Yüzyıla Kadar; Mücadelesi ve Paradigmaları

XVIII. yüzyılda İngiltere’de başlayan ve daha sonra tüm Avrupa devletlerinde, Kuzey Amerika’da ve Japonya’da yaşanan sanayi devrimi, sanayi kapitalizmini ortaya çıkartmıştır. Binaenaleyh bu devletler, tarım toplumlarından sanayi toplumlarına, mamafih tarım ekonomisinden sanayi ekonomisine geçmişlerdir. Toplumlarda ki bu modernleşmeyle birlikte kültürel, psikolojik ve yapısal değişimler meydana gelmiştir. Tarım toplumundaki bu çöküş, tarımsal alanlarda çalışan işsizler kitlesinin şehirlere göç etmesiyle sonuçlanmıştır. Göçler, sanayi üretimine ucuz emek[1] sağlamıştır. Sanayi devrimi öncesinde ekonomi geleneksel yöntemlere dayanıyordu, ancak sonrasında eski aletlerle üretim yapmak mümkün olmadı. Yeni gelişen üretim araçlarını ise sadece sermaye sahipleri alabiliyordu. Yeni üretim hızlı ve ucuzdu, binaenaleyh eski sistem hızla ortadan kalktı. Bu dönemde nüfusun artması, büyük şehirlerin oluşması farklılaşmayı ve uzmanlaşmayı[2] beraberinde getirdi. Nüfus artışının sebepleri olarak şunları söyleyebiliriz: Tıp alanındaki gelişmelerin insan ömrünü uzatması ve doğumların çoğalmasıdır. Bu dönemde kapitalizmde bireycilik ve rasyonalizm baskın özelliklerdendir. Buna karşı sosyalizmin aynı dönemlerde tanımı bireyciliğin karşısında konumlanan kolektivizm şeklindedir. Kapitalizm iki temel özelliğiyle; rekabet, bireysel amaca hizmet gibi amaçları gütmektedir.

Sanayi kapitalizmini anlayabilmek için sanayi devrimin nedenlerini ve oluşma sürecini, nasıl hızla geliştiğini biraz irdeleyelim. Üretim araçlarının teknik olarak yenilenmesi ve gelişmesi; demir-çelik madenlerinin gelişmiş teknik ve yöntemlerle işlenmesi, tekstil alanında yeni makine ve tezgahların bulunması, enerji alanında buhar makinelerinin icat edilmesi ve fabrikalarda kullanıma başlaması büyük sanayiye geçişi hızlandırmıştır. Ulaşım araçlarının gelişmesi; bu alandaki gelişmeler sanayi devrimini birçok açıdan desteklemiştir. Ulaşımdaki ilerlemelere bağlı olarak nüfusun kırsal alanlardan kentlere göç etmesi ve hammadde ihtiyacının düzenli ve ucuz olarak sağlanması, üretilen malların pazarlara ulaştırılması gibi etkenlerde ulaşım şebekesini gerektirmiştir. Binaenaleyh, kanal ve demir yollarında önemli gelişmeler sağlanmıştır. Sanayi devrimini besleyen sermaye aslında sanıldığı gibi dış ticaret ve sömürgecilikten gelen servetle sağlanmamıştır. Bunun etkisi olsa da, İngiltere’nin tarımsal alandan elde ettiği sermayesi sanayi alanındaki girişimlere kökenlik etmiştir. Ayrıca sermaye birikiminde, işçi sınıfına ödenen ücretlerin çok düşük olması ve kadın, çocuk işçilerin bütün gün çalıştırılmaları da etkili olmuştur. Emek arzının artmasına tarımsal devrim ve nüfus artışı sebep olmuştur; tarımda kullanılan yeni yöntemler toprağın verimini arttırmıştır. Bu yeni yöntemler vesilesiyle köylülerin toprağa olan feodal kökenli bağımlılıkları kopmuş ve özgür köylüler olarak büyük bir emek arzı potansiyeli ile kentlere göçmüşlerdir. Binaenaleyh, sermaye sahibi kapitalist, çok ucuz bir işgücü sağlamıştır.

Kapitalizmin üretim biçiminde piyasa, her şey demektir; sanayi kapitalizmi de her şeyden önce piyasa ekonomisidir. Bu piyasayı işleten olgular ise özel mülkiyet ve rekabettir. Arz ve talep, serbest piyasada ilişkileri oluşturmaktadır, binaenaleyh liberal piyasada temel düşünce kâr ve kazançtır. Sanayi kapitalizminde sermayedar ve işçi sınıfı birbirinden ayrılır; yani sermaye ve iş gücü ayrı değerlendirilir. Bu noktaya Karl Marx’ın[3] isyanı vardır ve sermayenin kişisel olmayıp toplumsal bir güç olduğunu dile getirir. Marx, proletaryanın savunuculuğunu şu şekilde yapmaktadır: Ücret-emek düzeninde, proletaryanın emeğinin ona asla mülkiyet yaratamayacağını, vurgular. Proletaryanın kendi emeğiyle edindiği şeyin yalnızca kendi yalın varlığını sürdürmeye ve yeniden üretmeye yeteceğini, söyler. Bunun sonucu olarak insan kendi doğasına yabancılaşır. Böylece insan kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşır. Kapitalist sistemin bir unsuru olarak işleyen çarklardan biri haline gelir.  Marx, aslında genel mülkiyetin ortadan kaldırılmasını değil, burjuva mülkiyetinin ortadan kaldırılmasını istemektedir.

Marx’ta, F.Braudel ile benzer şekilde, sermayeyi tek kişinin oluşturamayacağını toplumun bunu oluşturduğunu ve bu yüzden mülkiyetin genele ait olması gerektiğini, sınıfsal karakterini yitirmesini savunur. Proletaryanın ezilmesini, Marx artı değer teorisi ile şöyle açıklamaktadır: Satılabilen tüm malların değeri, onları üretmek için harcanan emeğin miktarı tarafından belirlenir. Sermaye bir şey yaratamadığı gibi, onu yaratanda emektir. Mamafih, proletarya zahmetli çalışmasının veya becerisinin ürünü olan değerden hakkettiği payı alamamaktadır. Buna karşılık aldığı ise sadece hayatını idame ettirebilecek kadarıdır. Bu kazancın geri kalan bölümü ise çeşitli parçalara ayrılır; fabrikanın eskime payı ve genişletilebilmesi, vergiler ve sair kısmı çıkarıldıktan sonrası ki bu önemli bir parçası, faiz, rant ve kâr olarak kapitalistin cebine gitmektedir. Bu teoriyi bir misalle açarsak: Bir fabrika işçisinin aylık olarak çalışmasından ürettiği, fabrikaya bin lira kazandırdığını varsayalım. Kapitalist bu kazancın işçiye dönüşünü yani aylık maaşını üç yüz lira olarak ödemektedir; eskime payı, vergiler ve sair ile bu beş yüz lirayı bulduğunu varsayarsak, bu kazancın beş yüz lirası kapitalistin cebine gitmiş olur, artı değer dediği de bu kısmıdır. Marx’ın bu teorisi de bunu anlatmaktadır ve teorisi iktisat bilimine önemli bir katkı sağlamıştır.

Bu yapıda yeni teşebbüslerle, eski imalathaneler fabrikaya dönüşmüştür. Bütün mekanizma kârı yükseltmek doğrultusunda işlemektedir. Kapitalizmin sanayi ayağının en önemli özelliklerinden birisi de paranın, para üretmesidir. Bunun için bankaların kurulması ve sigorta kumpanyalarının kurulması için çaba sarf edilmiştir. Bankacılıktaki gelişmeler sonucu sermaye piyasası adı verilen yeni bir ekonomik alanı ortaya çıkartmıştır. Bu gelişmeler sonucunda artık ticaret burjuvazisi tamamıyla sanayi burjuvazisine dönüşmüştür. Sosyalizmin çıkmasına ve gelişimini sağlayan işçi sınıfı (proletarya) da tam bu süreçte oluşmuştur. Sanayi kapitalizminin sınıfsal çelişkileri arttırmış olması işçi sınıfı dediğimiz bu toplumsal sınıfın emeklerini arz eden ve emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olamayan insanlardan oluşmaktaydı. Başlangıcı İngiltere’de oluşturan bu sınıf içerisinde kadın ve çocuk emeği sömürüldü; ancak sayıca bu sınıfın artması öte yandan bilinçlenmesine ve örgütlenmesine vesile oldu. 1840’lardan sonra bu sınıf ile egemen olan kapital sınıf arasında çatışmalar meydana gelmeye başladı.

Bu bölümde son olarak sanayi kapitalizminin düşünce yapısını oluşturan liberalizmden söz edeceğiz. Liberalizm düşüncesi aydınlanma çağında gelişen siyasal düşüncelerin sonucunun ekonomiye de yansımasıdır. Bu yapının sloganlaştığı  söz ise Adam Smith’in söylediği: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” idi.[4] XVIII. yüzyıla damgasını vuran bu aydınlanmacı hareket yeni bir birey anlayışını geliştirmiştir. Mamafih, toplum ve devlet sisteminin de liberalizm ile şekillenmesini sağlamıştır. Toplumda ve devlette yaşanan değişiklikler dolayısıyla ekonomik faaliyetleri de yeniden şekillendirmiştir. Temelini doğal düzenden, doğal kanundan alan ticaret özgürlüğü, üretim özgürlüğü, fiyat ve rekabet özgürlüğü gibi bir anlayışı geliştirmiştir. Liberalizmin en önemli temsilcilerinden olan Smith, başlangıçta tarımı esas alan fizyokrat ekolünün etkisindedir ancak daha sonra özgün düşüncelerde[5] oluşturmuştur. Smith’in düşünceleri ekonomik liberalizmin temellerini oluşturmaktadır, binaenaleyh sanayi kapitalizmi bu çerçevede şekillenmiştir. Genel olarak bu düşünceler: Mal üretimini ve çalışmayı zenginliğin kaynağı olarak görmektedir. Her ulus için asıl verimli olanın bütün ulusun çalışması olduğunu ve yıllık çalışmanın, herkese yaşam için zorunlu olan bütün malların üretilmesini sağlayan ilk kaynağı teşkil ettiğini, söylemektedir. İş bölümüne de değinen Smith, bunun için bazı koşulların olması gerektiğini; piyasanın büyük ve geniş olması, sermayenin geniş olması gerektiğini vurgular. Rekabet konusunda ise her insanın yasalara aykırı davranmamak koşuluyla diğer insanlarla, çalışmasını ve sermayesini ortaya koyarak rekabet edebileceğini belirtir. Bu ekonomik faaliyetin tamamıyla serbest olması gerektiğinin altını çizerek, devletin ekonomik alana karışmaması gerektiğini vurgular. Bu pozisyonda devletin ne yapması gerektiğini de üç alanda belirtir: Adaletin ve ulusal savunmanın sağlanması, birey veya grupların yapacakları işlerde, kendilerinin çıkarları söz konusu olmayan durumlarda, devletin bayındırlık hizmetlerinin yapımı ve bakımı gibi işler ile bazı kamusal kurumların işlerinin faaliyetleri bu birey veya gruplara verilmemesi gerektiğini söyler. Ayrıca Smith’e göre:

“Kişisel yararın düzeyi, genelin yararına göre belirlenmektedir. Her iş piyasa içindir. Piyasayı düzenleyen de kapitalistin kârıdır. Risk tamamen bireylere aittir.”[6]

Kapitalizme birazda F. Braudel’in çerçevesinden bakmaya çalışalım. İlk belirtmemiz gereken Braudel kapitalizm tanımının bir anakronizme uğramış olduğundan söz eder. Kapitalizmin XX. yüzyıla ait bir kavram olduğunu belirtir ve bu kavramın gerçek anlamda ortaya çıkışının Werner Sombart’ın 1902 tarihli ünlü yapıtı Der moderne Kapitalismus‘a bağlamaktadır. Marx’ın ise bu sözcükten habersiz olduğunu düşünmektedir. Ancak daha öncede belirttiğimiz gibi Marx bu sözden haberdardır ve hatta kapitalizmi XI. yüzyıldan başlatmaktadır. Kendisinin sanayi devriminden önce kapitalizmin olmadığını şu sözlerle haykırdığını söylemektedir: “Kapital, evet; kapitalizm, hayır!”. Kapitalizmin tanımını ise şu şekilde yapmaktadır:

“Kapital (Sermaye) somut gerçektir, sürekli ortada ve etkilidir, kolayca tanınabilen araçlar kütlesidir; kapitalist bütün toplumların mahkûm olduğu hiç bitmeyen üretim süreçleri içinde kapitalin kullanımını yönlendiren ya da yönlendirmeye çalışan kişidir; kapitalizm kabaca (kesinlikle ve sadece kabaca) genellikle pek fedakârca amaçlara yönelik olmayan bu sürekli katılım oyununda yer alma biçimdir.”[7]

F. Braudel’in kapitalist tüccarların faaliyetleri üzerindeki muazzam tespitiyle bu bölümü bitireceğiz. Öncelikle Braudel, bu konuda şu yargıyı ortaya koymaktadır:

“Büyük tüccarın faaliyet alanını çok sık değiştirmesinin nedeni büyük kâr alanlarının sürekli değişmesidir. Kapitalizmin özü konjonktüreldir. Günümüzde de en büyük güçlerinden biri kendini kolayca uyarlaması ve yeniden dönüşmesidir.”

Bu yargıyı ortaya koymasının sebebi tüccarların şu faaliyetleridir:

“… XIX. yüzyıla kadar deyim yerindeyse yüksekten uçan tüccar tek bir faaliyetle sınırlı kalmamıştır hiçbir zaman: tüccardır tabii ki ama tek bir dalda çalışmaz kesinlikle ve duruma göre armatör, sigortacı, tefeci, borç alan, maliyeci, bankacı hatta sanayici ya da tarımcıdır. XVIII. yüzyılda Barselona’da perakendeci, botiguer kesinlikle uzmandır alanında: bez, çarşaf ya da baharat satar. Gün gelir, yeteri kadar para kazanınca toptancı olur ve uzmanlıktan uzman olmama durumuna geçer. Artık elinin altındaki her kârlı işi için yeterlidir yeteneği.
Bu anormalliğe çok işaret edilmiştir, ama sıradan cevap bizi pek tatmin etmez: tüccarın risklerini sınırlamak amacıyla faaliyetini çeşitli alanlara böldüğü söylenir: kırmız böceği ticaretinde kaybedecek olursa baharatta kazanır. Ticarette bir fırsatı kaçıracak olursa takasta ya da bir köylüye borç vererek kendisine bir rant sağlar. Kısacası ‘bütün yumurtaları aynı sepete koymamak gerekir’ diyen Fransız atasözüne kulak verir.”[8]

F. Braudel, kapitalizmi yapısal olarak farklı tanımlamaktadır ona göre, iki tip alışveriş vardır birisi somut ve saydam olarak rekabete dayalıdır; öbürü ise yüksek düzeyde, çok gelişmiş, egemen alışveriştir ve kapitalizm dünyasının birincide değil ikincinin içerisinde yer aldığını söyler.


[1] Aynı yer.

[2] Uzmanlaşmayla ilgili detaylı bilgi için bkz. Emile Durkheim, Organik Dayanışma Teorisi.

[3] Marx’ın görüşleri için bkz. Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto, çev. İlhan Erman, Ankara 2014.

[4] Braudel, Kapitalizmin Kısa Tarihi, s.45.

[5] Smith’in düşünceleri için bkz.: Adam Smith, Milletlerin Zenginliği, çev. Haldun Derin, İstanbul 2016.

[6] Oğuz Bal, a.g.m., s.5.

[7] Braudel, Kapitalizmin Kısa Tarihi, s.47-49.

[8] Aynı eser, s.57-59.


Merhaba beni Youtube kanalımdan takip etmeyi unutmayın: Emrah Bozkurt Youtube

İlginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir