Osmanlı Devleti’nde Veraset Usulü ve Siyaseten Katl

            Eski Türklerde Ülüş ya da Ülüğ adında bir sistem mevcuttu; hanedanın her erkek mensubu küçük, büyük fark etmeksizin tahta geçme hususunda eşit haklara sahipti, bu hakkı da ülüş sistemi denilen gelenekten almaktadır. Binaenaleyh bazı Türk hükümdarları devleti parçalara ayırıp her birini bir şehzadesine verme yoluna gitmişse de mahzurları bertaraf etmek şöyle dursun, bu devletçikler düşmanlar tarafından kolayca yutulmuştur. Bu duruma misal teşkil edebilecek: Göktürk, Kutluk, Uygur, Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu gibi Türk devletleri, hep böyle yıkılmışlardır. Selçuklular veliaht tayin etme suretiyle merkeziyetçi bir usul getirmeye çalışmışsalar da bunu yerleştirmeyi başaramamışlardır. Tarihimizdeki Türk devletlerinin Kuzey-Güney veya Doğu-Batı olarak ayrılması veyahut Selçuklularda olduğu gibi beylikler, atabeylikler halinde parçalandığını bilmekteyiz.[1] Bunun sebebi devleti parçalamadan idamesini sağlayabilecek bir veraset sisteminin teşekkül edilememiş olmasıdır. Selçuklulardan sonra Anadolu’da yeni bir güç olarak ortaya çıkan Osmanlılar, daha önceki devletlerin bu konudaki tecrübelerinden ders çıkarmış olmalılar ki, devletin böyle bir akıbete uğramaması için, kendilerine ızdırap verecek olsa da ‘nizam-ı alem’ ve ‘devletin bekası’ veyahut ‘amme menfaati’ adına kardeş katlini uygun görmüşlerdir.

            Osmanlılarda saltanat verasetini düzenleyen herhangi bir kanun ya da kaidenin bulunmadığını XV. asırda yabancı müşahitler tespit etmişlerdir. Dukas aynen der ki: “Beylik, babadan oğlu veya kardeşten, kime intikal ederse, elhasıl tali kime yardım ederse, kullar bu yeni beye sadıkane bağlanırlar.” 1470-1481 yıllarında Osmanlı sarayında kalmış olan J.M. Angiolello, yeni sultanın tayinini şöyle anlatır: “Saray erkanı ve kapıkulunun büyük bir kısmı tahta namzed şehzadelerden, büyük veya küçük olmalarını göz önünde tutmaksızın, yalnız onlardan hangisi daha önce İstanbul’a erişir ise, onu kolaylıkla Sultan tanırlar; zira kim evvela hazineyi elde ederse o duruma hakim olabiliyordu”. Eserini 1510 tarihine doğru yazmış olan Spandugino da, Bayezid-Cem mücadelesini söz konusu ederken, ikisinin de saltanata aynı derecede namzed sayıldığını belirtir.[2]

            Ayrıca şunun da bilinmesi gerekir ki: bu durum sadece Osmanlılara has bir uygulama değildir; Sasanilerde, Roma ve Bizans da, Müslüman Endülüs ve Mağrib devletlerinde sıkça görülmektedir. Bu devletlerdeki durumun Osmanlıdakinden farkı onların mücadeleleri ‘amme menfaati’ için değil, tahtı ele geçirmek için olmuştur. Unutulmamalı ki aynı dönemlerde Avrupa’da yıllarca süren veraset savaşları da gerçekleşmiştir.[3] Şehzade katli Osmanlıda ilk olarak 1298 yılında Osman Gazinin, kendi aleyhine çalıştığı iddia edilen Dündar Beye tatbik edildiği rivayet olunur. Bu hadiseden sonra birkaç yüzyıl boyunca hemen her padişah döneminde hanedan mensuplarından bazıları aynı akıbete uğramışlardır. Ancak, sırf saltanata rakip olduğu için kardeş katli 1389’da I. Bayezid’in Kosova harp meydanında kardeşi Ya’kub’u idam ettirmesiyle görülür.[4] Kardeş katlinin varlığına sebep olan başka bir unsur ise şehzadelerin arkalarına Anadolu’daki beylikleri, hatta Bizans’ı alarak ayaklanarak devletin başına sorunlar açmış olmalarıdır. [5] Şehzadelerin birbirleriyle mücadelesine en iyi misal teşkil edecek hadise Fetret Devri olarak da bildiğimiz, 1402 yılında gerçekleşen Ankara Meydan Muharebesinden sonra merkezi otoritenin olmadığı Sultan Yıldırım Bayezid’in dört şehzadesinin arkalarına takılan binlerce kişiyle birlikte yıllarca süren bir mücadeleye girişmesi söz konusudur. Mehmed Çelebi’nin kardeşlerini bertaraf ederek tahtın yegane sahibi olana kadar bu durum devam etmiştir; durum devlet açısından o kadar vahimdir ki bu yüzden Mehmed Çelebi, Osmanlı Devletinin ikinci kurucusu olarak kabul edilir.

            Osmanlının sağlamaya çalıştığı şey merkeziyetçi tek bir otoritenin olmasıdır; aksi durumlarda devlet parçalanabilir, millet telef olabilirdi. Nitekim Fetret Devrinde Mehmed Çelebi şeklen tabi olduğu Timur Hanın oğlu Şahruh’un kendisine mektup yazarak “kardeşlerini öldürtmesinin İlhanlı töresinde yeri olmadığını” söyleyerek tenkit etmesine karşılık, Mehmed Çelebi “atalarının bazı müşkülleri tecrübeyle hallettiklerini ve iki padişahın bir ülkede barınamayacağına” dikkat çekmiştir.[6] Merkeziyetçi tek bir otoritenin tezahürünü Fatih’in vefatı sonrasında Ülüş geleneğinin neticesi olarak, kendini tahta ehil gören Cem Sultan, padişah olan ağabeyi Sultan II. Bayezid’e haber göndererek ülkeyi bölüşmeyi teklif etti. Bursa merkez, Anadolu’nun kendinin padişah olması, İstanbul merkez Rumeli’nin padişahının da ağabeyi II. Bayezid’in olmasını teklif etti. Sultan Bayezid’in bu teklifi ‘devletin bekası’ ve ‘milletin dirliği’ için tehlikeli görmesinden dolayı kabul etmediği ve kardeşiyle mücadele ettiği bilinmektedir. Bu mücadele sonrasında Cem Sultan’ın Rodos Şövalyelerine sonrasında Papalığın eline geçtiği bilinmektedir. Böyle bir kozu elinde bulunduran Osmanlı düşmanı devletlerin bunu nasıl değerlendirdiği tarih kitaplarımızda mevcuttur.

            Fatih’in kanunnamesine göre bakıldığında taht Sultan Bayezid’e müyesser olduğu için şehzade Cem’in ona itaat etmesi gerekirdi; ancak Cem Sultan’ın babasının kanunnamesinin değil de daha eski ülüş geleneğinin tesiri altında kaldığı söylenebilir.[7] Osmanlılar kardeşlerin idamı hususu ile eski Türk devlet ananesinden ayrılığın bir göstergesidir. Kardeşlerin idamından kastettiğimiz şey isyan etmiş, suç işlemiş kardeşlerin veya hanedan azasının idamını kastetmiyoruz, daha ziyade suçu sabit olmadan sırf taht için rakip teşkil eden hanedan üyelerinin idamını önceden kabul eden bir adalet veya kanunu kastediyoruz. Bu uygulamanın tarihte ilk misallerine bakacak olursak eğer karşımıza eski İran’da Arşak’larda kral, hanedandan herhangi biri hükümdar seçilme hakkını haiz bulunduğu için rakiplerini yok etmek düşüncesiyle kendi aile üyelerini idam ederdi. Buna mukabil Orta-Asya Türk ve Moğol devletlerinde, hanedan üyelerinin idamı, ağır bir suç işlemedikleri müddetçe doğru görülmezdi.[8]

            Buraya kadar anlattığımız durumun mecburiyetini gösteren gerekçelerdi. Bu durumun eski Türklerdeki Kut anlayışı ve İslamiyet deki liyakat meselesi ile de alakası mevcuttur. Eski Türkler hükümdarlık telakkisine göre hakimiyetin menşeini Tanrı olarak kabul ediyorlardı. Yani iktidarı Tanrının seçmiş olduğu kişi ancak elde edebilirdi, bu duruma atıf olarak da, Fatih’in kanunnamesinde görmek mümkün. XIV. asra doğru İslam aleminde de hakimiyetin Allah’ın lütuf ve inayetiyle bir şahsa verildiği telakkisi yayılmıştır. Fiilen hakimiyeti eline geçirmiş olan hanedan üyesi Allah’ın lütuf ve inayetine mazhar olmuş kabul ediliyordu. Böyle bir anlayışın bulunduğu ortamda şahısların konu hakkında kanun koyması mümkün değildi. Nitekim Fatih, kanunnamesinde “evladımdan her kime saltanat müyesser olsa” ifadesi bu anlayışa sadık kalmaktadır.[9] İslamiyet deki liyakat meselesi ise muayyen bir kimsenin padişah olması önceden şart edilseydi tahta daha uygun şehzadenin önü kapanmış olacaktı. Bu durum liyakatli olanın başa geçmesinin öngören İslam amme hukuku prensibine aykırı olurdu.[10] Mamafih bir takım teamüller, hanedan içerisinde saltanata en yakın kimin hakim olacağı hususunu tayin etmektedir. Eski Türk adetlerine göre en büyük oğula hudut kuvvetlerinin kumandası verilirdi. Binaenaleyh beyliğe umumiyetle büyük oğullar geçmiştir. İlk devirde büyük oğula en mühim uç sancağının verilmesi onlara imtiyazlı bir durum sağladığı bir hakikattir.[11] Bunun sebebi o dönemlerde devletin asıl kuvvetini ‘Serhadlar’ oluşturuyordu. Sonradan ‘Kapı-kulu’ devletin en büyük kuvveti haline gelince payitahta en yakın vilayette bulunan oğul tahta geçme şansına diğerlerine göre daha çok sahipti. Zira payitahta diğerlerinden önce gelebilir, yeniçerilerin biatını alabilir ve hazineyi istediği gibi kullanabilirdi. Bu yüzden şehzadelerin hangi vilayetlere sancak beyi olarak gönderilecekleri, şiddetli rekabetlere ve iç harplere sebep olmuştur. XVI. asrın sonlarına doğru şehzadelerin sancaklara gönderilme usulünden vazgeçilmiştir. Böylece şehzadeler sarayda oturmaya, sırası gelen yani ailenin en yaşlısı tahta çıkarak, diğerleri ise sıralarını beklemeye başladı. Sistemin artık oturduğu, başa kim geçerse geçsin işlerin yürüyeceği; sarayda oturan şehzadelerin de daha iyi bir tahsil ve bir nevi siyaset stajı görme imkanı bulacağı düşünülmüştür. Ancak, şehzadelerin hepsi sarayda yaşadıklarından dolayı saray entrikaları ve yeniçerilerle yapılan pazarlıklar kimin hükümdar olacağını tayin etmeye başladı.[12] Mamafih, şehzadelerin sancaklara gönderilmemeleri onların tecrübe edinmelerine engel olmuştur.

            Bu meselenin hukuki boyutuna baktığımızda karşılaşacağımız iki hukuk türü vardır birisi Osmanlının örfi hukuku diğeri de İslam’ın şer’i hukukudur. Bu mesele Fatih’in kanunnamesi ile örfi hukuk bazında onaylanmıştır. Şer’i hukuk konusu ise tartışmalıdır dönemin İslam alimleri, tarihçileri tarafından tartışılmış ve hala da tartışılmaktadır. Bu tartışmalar ve ileriye sürülen delilerin bazılarını burada zikredeceğiz. İslam siyaset telakkisinde, devletin misyonu i’lâ-yı kelimetullah olduğundan dolayı İslam hukuku, bu misyonu akamete uğratacak her şeyi bertaraf etmeyi tabii ve meşru görmüştür; binaenaleyh kimileri bu nazardan kardeş katlinin uygun olduğunu söylemiştir.[13] Bu bizce yeterli değildir, çünkü katli gerektirecek sebeplerin hepsi tek değildir ve İslam’ı yayma misyonunu tehdit edecek nitelikte değildir; mamafih katledilen şehzadenin i’lâ-yı kelimetullah misyonunu mevcut hükümdardan daha iyi yapamayacağını kim iddia edebilir. İ’lâ-yı kelimetullah misyonunun Osmanlı ve İslam açısından önemini vurgulamak adına Avusturya elçisi Busbecq’in sözlerine bakabiliriz: “İslâmiyet’in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, hanedan yıkılırsa dinin de yıkılacağını, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü” söylemektedir. [14]  Kardeş katli meselesi örfi hukuka ve gerekçelerine bakıldığında meşru gösteriliyor olsa da Osmanlı hukukuna hakim olan şer’i hukuka göre meşru mudur bunun incelenmesi gerekiyor. Şimdi bu konuda ileriye sürülen delillere ve gerekçelere bakmaya çalışacağız. Bu meselenin şer’i hukuka uygun olduğunu söyleyenler olduğu gibi olmadığını söyleyenlerde mevcuttur. Burada iyi anlaşılması gereken durum idamların gerekçeleridir. İleride suç işleyebileceği endişesiyle bir kişiyi cezalandırmaya örfi hukuk müsaade ediyorsa da İslam hukuk prensipleriyle asla bağdaştırılamaz. Binaenaleyh kardeş katli tamamen örfi hukuktan kaynaklanan bir müessesedir. İdamlar sebeplerinden dolayı çeşitlere ayrılmaktadır; birinci çeşidi hanedan mensubunun meşru bir hükümdar mevcutken hükümdarlık iddiası ile ortaya çıkması ve isyan etmesi halinde tatbik edilir. Bu durum örfi hukuka ve şer’i hukuka göre de suçtur. Bu duruma “bağy” (hurûc ale’s-sultan) denilir. Haksız yere meşru bir hükümete veya hükümdara isyan edenlerin cezası dünyanın her yerinde ve her devirde idamdır.


            İslam hukukuna göre Kur’an-ı Kerim’de meşru hükümete itaat halkın borcudur.[15] Böyle bir hadise karşısında hükümetin harp edip bunları itaat ettirilmesi emredilir.[16] Gerçekliği nazarından bu konuyla alakalı şu ata sözleri de düşündürücüdür: “Bir ormanda iki arlan olmaz” ve “Mülk, bir hükümdara az, iki hükümdara çoktur.” Osmanlı Devletinde bu duruma misal teşkil edecek: Savcı Beyin (1381), babası Sultan I. Murad’a; Cem Sultan’ın, ağabeyi Sultan II. Bayezid’e; Şehzâde Bayezid’in (1562), babası Kanunî Sultan Süleyman’a isyanları bağy olarak değerlendirilebilir.[17] Burada söz konusu olan durum alenen isyan etmektir ancak idam sebeplerinin hepsi bu değildir; Şehzade Mustafa ve yaşları ufak olan şehzadelerin durumları bağy konumunda değerlendirilemez. Buna karşılık şöyle bir iddia mevzu bahistir: Tarihi tecrübeler gösterir ki bir şehzadenin cezalandırılması için ayaklanmasını beklemek, düşman ülkelerle anlaşıp, arkasına silahlı binlerce kişi alarak, asayişi esaslı tehdit eden bir kimseyle karşı karşıya kalmak demektir. Böyle bir vaziyette artık cezalandırmaktan söz etmekte abestir.[18]  Bu savunma mutlak bir doğru kabul edilemez. Çünkü, isyan girişiminde bulunduğu iddia edilen kişi hakkındaki deliller ne derece doğrudur. Farklı hizip noktalarının entrikaları olmadığının alenen bilinmesi mümkün müdür. Böyle bir durumda kişilerin haksız yere idam edilmesi mevzu bahistir. Bu durumu meşrulaştırmak adına Hz. Ömer’in bir uygulaması delil gösterilmektedir: Hazret-i Ömer, fitne ve fesada sebebiyet vermesinden endişe ettiği Nasr bin Haccac’ı henüz suç işlemediği halde Medine’den Basra’ya sürgüne göndermiş; “Senin suçun yoktur. Ama ileride senin yüzünden burada bir fitne doğarsa, o zaman ben suçlu olurum” demişti.[19]Râşid halîfelerin tatbikatı, İslâm hukukunda delildir. [20] Burada gözden kaçırılan husus Hz. Ömer’in idam değil sürgün etmesi, mamafih bu kişinin işlediği herhangi bir suç olmamasıyla birlikte bu cezanın devlete isyan teşebbüs iddiasıyla mukayese edilemez olmasıdır. Söz konusu hadise Nasr bin Haccac’ın çok yakışıklı olması hasebiyle kadınların ona ilgisinden doğabilecek fitne hususudur. Bu umumun selahiyeti açısından doğru kabul edilse bile ki tartışılır, idam konusuna delil teşkil edemez.

            İki türlü adalet telâkkisi vardır. Bunlardan adalet-i mahzâda denilen mutlak adalet prensibine göre umumun menfaati için tek bir ferdin menfaati bile haleldar edilemez. Yukarıda geçen Mecelle prensipleri ise adalet-i izâfiyeyi göstermektedir. Bazen şartlar, adalet-i mahzâ yerine adalet-i izâfiyenin tatbikini icab ettirir. Şehzâde katli de bu çerçevede gerçekleşmiştir [21], denilmektedir. Bu durumda bir sakınca mevcuttur umumun menfaatine bile olmuş olsa haksız yere bir kişiyi öldürmek haramdır. Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’de, “haksız yere bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek gibi olduğunu”[22] söylemektedir. Ayrıca Allah Teala, insan öldürebilmenin haklı sebeplerinin neler olduğunu da belirlemiştir; bunların hiçbir de umumun menfaati sebebiyle haksız yere bir insanın öldürülebileceğinden bahsedilemez. Osmanlı veraset sistemi 1603 yılında padişah olan Sultan I. Ahmed’in kardeşlerini öldürmeye lüzum görmemesi ve 1617’de vefatından sonra, oğulları bulunduğu halde bunların yaşça küçük olmaları sebebiyle kardeşi I. Mustafa tahta geçmiştir. Böylece ilk defa bir padişahın yerine oğlu değil kardeşi geçiyordu. Bu hadise fiilen Osmanlı veraset telakkisinin değişmesi demekti; çünkü Osmanlılarda o zamana kadar muayyen bir veraset prensibi olmamakla birlikte, tahta hep önceki padişahın oğlu geçerdi. 1687 Sultan IV. Mehmed’den sonra ise padişahın yaşça büyük oğlu bulunduğu halde tahta kardeşi geçti ve artık resmen hanedanın en yaşlı mensubu padişah olmaya başladı. Veraset usulünün fiilen değiştiği XVII. asırlar itibaren şehzade idamlarına neredeyse pek rastlanmaz. Bu usul 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’de de formüle edildi. Bir ara Sultan Abdülaziz ve daha sonra Sultan II. Abdülhamid bu usulü değiştirerek tahta genç ve dinamik kimselerin geçmesini sağlamak maksadıyla eskiden olduğu üzere ve Avrupa hanedanlarındaki gibi babadan oğula intikal eden bir verâset usulü kurmak istedilerse de muvaffak olamadılar.[23]

            Hülasa, kardeş katli meselesi genellenerek ele alınamayacak bir hadisedir; mamafih siyaseten katil denilerek üzeri kapatılacak bir hadisede değildir. Ayrıca “nizam-ı alem”, “amme menfaati” ya da “i’lâ-yı kelimetullah” misyonu denilip genelleme yapılarak meşrulaştırılacak bir hadise de değildir. Bağy durumunda kalanlar ki bu “bağy” hadisesi de, hadise özelinde tartışılabilir diğerlerinin içerisinde dünya menfaat, saltanat hırsı, hizipçilerin entrikaları, askerin etkilerinden, psikolojik durumlardan söz edilebilir. Binaenaleyh bu hadiselere mutlak savunma yahut mutlak reddi nazarından bakılmamalı objektif olarak iki açıdan da bakılarak değerlendirilmelidir. Bugüne kadar yapılanların ekseriyeti mutlak tarafçı gözüyle bakılarak yapılmaktadır, bu kabul edilebilir değildir. Binaenaleyh Şehzade Mustafa’nın katli mevzusuna objektif olarak bakmaya mamafih diğer bakış açılarından farklı olarak şahısların o zamandaki psikolojik durumlarını da ele almaya çalışacağız. Öncelikle bizim için doğrusu veyahut yanlışıyla tarihimiz olduğu gibi kabullenilmeli ve hadiselerin tek tek sebep-sonuç ilişkisine bakılarak tespit edilmeli keza bu işlerin mesullerini yargılama işi biz insanlara, özellikle tarihçilere ait bir iş değildir; bizlerin üzerine düşen sadece olayları her açısıyla ortaya koymaktan ibarettir. Bu bağlamda maktul olanların tamamın doğru olduğu asla kabul edilemez mamafih bazılarının da haksızlık olduğu söylenemez. Ayrıca bu hadiseleri meşrulaştırma adına Kur’an-ı Kerim ayetleri tahrif edilerek kullanılmamalıdır. Siyasi menfaatler asla kutsal metinlerle meşrulaştırılamaz. Asıl konumuz olan, Şehzade Mustafa’nın katli hususuna giriş için yeterli olacak seviyede Osmanlıda veraset sistemi ve kardeş katline dair bilgi vermiş bulunmaktayız. Şimdi bu bilgiler çerçevesinde asıl konumuzu değerlendirebiliriz.


[1] Ekrem Buğra EKİNCİ, “Osmanlı Hukukunda Kardeş Katli Meselesi”, Prof. Dr. Fikret Eren’e Armağan, Ankara 2006, s.1105.

[2] Halil İNALCIK, “Osmanlılarda Saltanat Veraseti Usulü ve Türk Hakimiyet Telakkisiyle İlgisi”, C.XIV, sy.I, Ankara 1959, s.73.

[3] EKİNCİ, Gös. yer.

[4] İNALCIK, “Türk Hakimiyet Telakkisiyle”,  s.92.

[5] EKİNCİ, s.1106.

[6] EKİNCİ, s.1107; İNALCIK, “Türk Hakimiyet Telakkisiyle “,  s.90.

[7] EKİNCİ, s.1107.

[8] İNALCIK, “Türk Hakimiyet Telakkisiyle “,  s.91.

[9] Halil İNALCIK, “Osmanlı Padişahı”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, C.XIII, sy.IV, Ankara 1958, s.73.

[10] EKİNCİ, s.1108.

[11] İNALCIK, “Türk Hakimiyet Telakkisiyle “,  s.88.

[12] İNALCIK,”Osmanlı Padişahı”, s.73; EKİNCİ, s.1108.

[13] EKİNCİ, a.g.m., s.1109.

[14] Ogiler Ghislain De BUSBECQ, Türkiye’yi Böyle Gördüm, çev. Aysel Kurutluoğlu, İstanbul 1974, s.38.

[15] Kur’an-ı Kerim, Nisa, 59.

[16] Gös. yer., Hucurât, 9.

[17] EKİNCİ, a.g.m., s.1111.

[18] Gös. yer.

[19] İbn Âbidîn, 111/152.

[20] EKİNCİ, a.g.m., s.1112.

[21] Gös. yer., s.1114.

[22] Kur’an-ı Kerim, Maide, 32.

[23] EKİNCİ, a.g.m., s.1116.


Merhaba beni Youtube kanalımdan takip etmeyi unutmayın: Emrah Bozkurt Youtube

İlginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.